“AYETLERİMİZ HAKKINDA DOĞRULUKTAN SAPANLAR” İFADESİ, FUSSİLET SURESİ 40. AYETİN TEFSİRİ

Bilindiği gibi Kuran’da tabiattaki deliller için de ayet denilmekte, Kitabtaki ayetler için de ayet denilmekte. Fussilet Suresi’ndeki bir ayette ise bu iki mana çok yakın geçer. Şöyle ki:

26. İnkâr edenler: Bu Kur’an’ı dinlemeyin, okunurken gürültü yapın. Umulur ki bastırırsınız, dediler.

27. O inkâr edenlere şiddetli bir azabı tattıracağız ve onları yaptıklarının en kötüsüyle cezalandıracağız.
28. İşte bu, Allah düşmanlarının cezası, ateştir. Ayetlerimizi inkâr etmelerinden dolayı, orada onlara ceza olarak ebedî kalacakları yurt (cehennem) vardır.
29. Kâfirler cehennemde: Rabbimiz! Cinlerden ve insanlardan bizi saptıranları bize göster de aşağılanmışlardan olsunlar diye onları ayaklarımızın altına alalım! diyecekler.
30. Şüphesiz, Rabbimiz Allah’tır deyip, sonra dosdoğru yolda yürüyenlerin üzerine melekler iner. Onlara: Korkmayın, üzülmeyin, size vâdolunan cennetle sevinin! derler.
31. Biz dünya hayatında da, ahirette de sizin dostlarınızız.Orada sizin için canlarınızın çektiği her şey var ve istediğiniz her şey orada sizin için hazırdır.
32.Gafûr ve rahîm olan Allah’ın ikramı olarak.
33. (İnsanları) Allah’a çağıran, iyi iş yapan ve “Ben müslümanlardanım” diyenden kimin sözü daha güzeldir?
34. İyilikle kötülük bir olmaz, Sen (kötülüğü) en güzel bir şekilde önle. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki candan bir dost olur.
35. Buna (bu güzel davranışa) ancak sabredenler kavuşturulur; buna ancak (hayırdan) büyük nasibi olan kimse kavuşturulur.
36. Eğer şeytandan gelen kötü bir düşünce seni dürtecek olursa, hemen Allah’a sığın. Çünkü O, işiten, bilendir.
37. Gece ve gündüz, güneş ve ay O’nun âyetlerindendir. Eğer Allah’a ibadet etmek istiyorsanız, güneşe de aya da secde etmeyin. Onları yaratan Allah’a secde edin!
38. Eğer insanlar büyüklük taslarlarsa (bilsinler ki) Rabbinin yanında bulunan (melekler) hiç usanmadan, gece gündüz O’nu tesbih ederler.
39. Senin yeryüzünü kupkuru görmen de Allah’ın âyetlerindendir. Biz onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman, harekete geçip kabarır. Ona can veren, elbette ölüleri de diriltir. O, her şeye kadirdir.
40. Åyetlerimiz hakkında doğruluktan ayrılıp eğriliğe sapanlar bize gizli kalmaz. O halde, ateşin içine atılan mı daha iyidir, yoksa kıyamet günü güvenle gelen mi? Dilediğinizi yapın! Kuşkusuz O, yaptıklarınızı görmektedir.
41. Kendilerine Zikir geldiğinde onu inkâr edenler var ya. Halbuki o, eşsiz bir kitaptır.
42. Ona önünden de ardından da bâtıl gelemez. O, hikmet sahibi, çok övülen Allah’tan indirilmiştir.

Burada dikkat edilirse 40. ayetteki “ayetlerimiz” ifadesi, mana olarak, hemen öncesinde geçen tabiat ayetlerine gitmelidir öncelikle. Fakat müfessirler, Mekke Döneminde Kuran’ı inkar meselesi olduğundan bu ifadeyi “Kuran ayetleri” manasında anlamıştır gayet. Örneğin Taberi Tefsiri’nde şöyle denilir:

Mücahid, burada ifade edilen “Âyetlere dil uzatmak”tan maksadın, müşriklerin, gürültü yaparak ve ıslık çalarak âyetleri alaya almaları olduğunu söylemiştir. Katade ise bundan maksadın, âyetleri yalanlamak olduğunu söylemiş, Süddî de bundan maksadın, müşriklerin, âyetlerle ayrılığa düşmeleri ve onlara karşı inatlaşmaları olduğunu söylemiştir. İbn-i Zeyd ise, âyetlere dil uzatmaktan maksadın, müşriklerin ortak koşmaları ve inkarda bulunmaları olduğunu söylemiştir. Abdullah b. Abbas’tan nakledilen diğer bir görüşe göre ise âyetlere dil uzatmaktan maksat, Allahın kitabının âyetlerinin manalarını değiştirmek ve tahrif etmektir. (Taberi)

Özellikle yakın zamanlarda ise buradaki ayetlerimiz ifadesini hem tabiat ayetleri hem Kuran ayetleri olarak düşünme artmıştır. Mesela Elmalılı şöyle tefsir eder ayeti:

“İlhad: Aslında lahde (mezara koymak) demek olup, doğruluktan eğrilmek, haktan batıla sapmak mânâsına da gelir. Rağıb der ki: İlhad iki türlüdür. “Birisi Allah’a şirk ilhadı, birisi de esbabda (sebeblerde) şirk ilhadıdır.” Birincisi imana aykırı olur onu yok eder. İkincisi ise, onu yok etmezse de tutanaklarını zayıflatır. Âyetlerde ilhad, doğru mânâ vermeyip istikametten ayrılarak eğrisine çekmek demek olur ki yalanlamayı, inkârı, yanlış tevili ve tahrifi kapsar. “Âyetler”, zikrolunan gece ve gündüz, güneş ve ay gibi kâinata dair âyetler ve mucizelerle, Kur’ân gibi indirilmiş olan ve hüküm getiren âyetlerden daha geniş kapsamlıdır. Her ikisine de aykırı gitmek “ilhad”dır. İlhadın da cezası ateşe atılmaktır. Çünkü ilhad ateşe gülistan diye atılmak gibidir. Onun için buyuruluyor ki: “Ateşe atılan mı daha hayırlıdır, yoksa kıyamet günü güven içinde gelecek olan mı?” Dilediğinizi yapın.” Bu 
âyet tehdittir.”

Buradan şöyle bir tarihi gerçekliğe geçelim. Batı medeniyeti 15, 16. yüzyıllarda Kuran tercümeleriyle Kuran’la gayet muhatap oldu. Fakat onu inkar ederek deizme ateizme vs saptılar. Deizm, ateizm gibi konular ise kainattaki ayetleri yanlış okuma ve sapmadır. Bunun sebebi ise Zikr’i inkar etmeleridir. Burada anlam tam oturuyor dikkat edilirse..

Åyetlerimiz hakkında doğruluktan ayrılıp eğriliğe sapanlar bize gizli kalmaz. O halde, ateşin içine atılan mı daha iyidir, yoksa kıyamet günü güvenle gelen mi? Dilediğinizi yapın! Kuşkusuz O, yaptıklarınızı görmektedir.

Kendilerine Zikir geldiğinde onu inkâr edenler var ya. Halbuki o, eşsiz bir kitaptır. (Fussilet 40-41)

Bir de şunu farkedelim ki, batı medeniyeti Tevrat’ı kabul eden bir medeniyet idi. Tevrat’a da zikir denilir. Kuran’ın Tevrat’ı içericiliği ve düzelticiliği ise çok önemli bir delil noktası. Fussilet 41. ayette Kuran’ın Zikir olarak ifade edilmesi de bu bağlamda batı medeniyetinin reddine dair güçlü bir işaret denilebilir.

Saniyen; 42. ayette “batıl ona önünden de ardından da gelemez” denilmiştir. Razi bu ayetle ilgili şöyle der.

“Cenâb-ı Allah sonra, “Ve önünden, ne ardından ona hiçbir bâtıl (yanaşıp) gelemez” buyurur. Bu ifadeyle İlgili olarak şu izahlar yapılmıştır: a) Tevrat, Zebur ve İncil gibi, daha önce gelmiş kitaplar, Kur’ân’ı yalanlamadığı gibi, bundan sonra da onu yalanlayacak bir kitap gelmeyecektir. b) Kur’ân’ın hak olduğunu bildirdiği hiçbirşey bâtıl olmaz; bâtıl olduğunu söylediği hiçbirşey de hak olmaz. c) Kendisine herhangi bir noksanlığın ânz olması, böylece de “önünden” ona bâtılın yol bulmasından, yahut da kendisine ilavede bulunulmasından, böylece de “ardından” ona bâtılın yol bulmasından o mahfuzdur (korunmuştur). Bunun manasının böyle oluşunun delili, “Hiç şüphesiz biz, onu koruyucularız” (Hicr 9) ayetidir. Bu izaha göre, ayetteki “bâtıl” kelimesi, fazlalık ve noksanlık olmuş olur. d) Bu ifadeden kastedilen mananın, “Gelecekte ona muaraza edebilecek bir kitabın bulunması mümkün değildir. Geçmişte de ona muaraza edecek, onunla boy ölçüşebilecek bir kitap bulunmamıştır” şeklinde olması da muhtemeldir. e) Keşşaf sahibi şöyle der: “Bu bir teşbih (benzetme)dir ve teşbih ile anlatılmak İstenen şudur: Ona bâtıl arız olamaz ve bâtılın ona girmek için bulabileceği hiçbir yol yoktur.”

Batı medeniyeti meselesine dönersek; bilindiği gibi batıda aydınlanma, modernizm gibi dönemler oldu ve pozitivizm, materyalizm, hümanizm gibi akımlar gelişti. “Dinlerin devri bitti, yeni bir devir başladı” şeklinde iddialar hakim oldu. Halbuki bunun için Kuran’ın batıl olduğunu ortaya koymaları gerekiyordu, onlar ise bunu geçiştirdiler. Beri yandan, Kuran’ın geçen zaman içinde daha iyi anlaşıldığı görüldü. Surede ilerideki kısımda şu ayet vardır.

Onlara ufuklarda ve kendi nefislerinde âyetlerimizi göstereceğiz ki onun (Kur’an’ın) gerçek olduğu, onlara iyice belli olsun. Rabbinin her şeye şahit olması, yetmez mi? (Fussilet 53)

…………..

Bu konudaki video açıklamalar için bknz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*
= 4 + 2

FACEBOOK HESABIMIZ
YOUTUBE HESABIMIZ