DİN VE BİLİM 2

pirireis2a3e49652a3e4966by

İslam bilim adamlarının bilime olan katkısı ve öncülüğü malum. Yani bir nevi işin sonuç kısmı.. İlk bölümde bundan bahsetmiştik. Peki acaba İslamda bu işin teorisi tam olarak nedir?.. Mantalite nedir?.. Hangi aşamalar söz konusudur, bu öğrenme ve araştırma işinde.. Neden İslam Medeniyetinde oluşan bilim, tabiata hiç zarar vermemiştir.

Bir defa Kur’an “hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?..” diyerek insanları öğrenmeye yönlendirmiştir. “Oku” diyerekten, yaratılanlar üzerinde düşünülmesi istenmiştir. Ancak bilenler hakkıyla Allah’tan korkar diyerek de bilgi ile Din arasında doğrudan bir bağlantı kurmuştur. Peki bu sadece Dini bilgiler için midir?.. Hayır, elbette değil.. Sonuçta tabiatı da Allah yaratmıştır,göğü de Allah yaratmıştır. Bunlardaki kanunları tesbit etmek elbette kişinin inancını arttırır. Allah’ın büyüklüğünü çok daha iyi kavratır. Sonuçta vahiy dediğimiz Kuranı okumak bir başlangıç noktasıdır. Tabiatta, yerde gökte bahsedilen şeyleri gördükçe aklımızı da kullandıkça elbette inancımız da sağlamlaşır.

Tabii insan, kanunları tesbit ederken, maddi alemdeki sebeplilikleri araştırırken, akıl egodan arınmış bir şekilde işe konsantre olmalıdır. Kur’an bilemeyeceğin şeyin ardına düşme.. demektedir. Yani biz görünmeyen, ölçülemeyen sebeplerin ardına da düşemeyiz. Bazıları sanki Dinin böyle şeyler gözettiğini düşünür. Bilimsel metodu insanlığa öğreten Dindir, İslamdır. Uydurma işine fazlasıyla karşı duran ve böyle şeyleri eleştiren Dindir. Zannın evhamın peşine düşülmemesi.. keza yine Din’in emridir. Bu aklı sakatlar çünkü ve saplantılar oluşur. Ego ise zaten başlı başına bir saplantıdır. Bu yüzden simya dediğimiz ya da astroloji dediğimiz insanların meraklarını cezbeden ama hep muallakta kalan ilimlerden ziyade kimya ve astronomi gibi somut verilere dayalı ilimler gelişmiştir. Peygamberimiz faydasız ilimden Allah’a sığınırım demiştir. İşte İslam’da bilimsel bir metod ve “bilim ahlakı” diyebileceğimiz, nihayetinde her şeyde Allah’ın büyüklüğünün yani akli sonucun tesbit edilmesi vardır. Bilimsel ahlaktır günümüzde de eksik olan nokta. Mesela güneş dünyanın etrafında dönmektedir. 365 günde dönmektedir. 365 gün 6 saatte dönmektedir. Dediğimizde iş bitiyor mu?.. Olay bir mekanizma şeklindeyse, bunu oluşturan yaratan da vurgulanmalıdır. Mesela herhangi bir buluş o buluşu yapan kişinin adıyla bilinir. Bir gök cismini bulmuşsa kişi, adını da o verir, ya da onun adı verilir. Bu bir tür haktır. Ya da birisinin görüşünden istifade ettiyseniz onun adını da zikredersiniz. İşte İslam bilim adamlarının yaptıkları da budur. En sonunda yaratıcısına hakkını teslim etmek.. Ki o yaratmıştır. Diğerleri bu boyutta olan şeyler değil. İşte bilimsel ahlakın temeli budur, bu olmalıdır. Patente bu kadar önem verilirken gerçek patent sahibi göz ardı edilebilir mi?.. Bilime ahlak elbisesi giydiren ve onu çığrından çıkartmayan işte bu gerçektir, böyle olmalıdır. Bilim, kutadgu bilig, yani mutluluk veren bilgi olmalıdır. İslam bilim adamları, işte bunu gözettiği için bilgiler aşırı, yanlış, gayrı meşru amaçlar için kullanılmamış, insanı mutlu eden, ona huzur veren gerçekler olarak kalmıştır. Böyle olmadığı zaman ise ne olduğu ortadadır.300px-Kyoto_Protocol_participation_map_2009

1997 senesinde Japonya’nın Kyoto şehrinde artan hava kirliliği ve küresel ısınma konularında duyarlılık gösterilmesi ve zararı tesbit edilen gazların kullanımının sınırlandırılması konusunda bir konferans düzenlenmiş ve kararlar alınmıştır. Buna Kyoto Protokolü denilmiştir. Bu kararlar 2005 yılından itibaren uygulamaya girmiştir. 2008 itibariyle sınırlı sayıdaki birkaç ülke tarafından imzalanmamıştır sadece, diğer bütün ülkeler imzalamıştır. Reddeden tek ülke ABD’dir. İmzalamış ve reddetmiştir. Obama zamanında kabul edeceği düşünülmekte.. İmzalamayan ülkeler arasında Türkiye’de vardı ama Türkiye 05.02.2009’da Meclis’te yapılan oylamayla protokolü kabul etti.

Ancak meselenin aslında bir paradigma meselesi olduğu da gün gibi ortadadır. Sadece zararı “olabildiğince” telafi etmeye yönelik bir adımdır bu protokol. Yoksa, zihniyette köklü bir değişim söz konusu değildir. Ama yine de olumlu bir adım tabii… Eğer bir makyaj olarak kalıp zihniyetteki sakatlığı örtmeyecekse.. Bunu ise birisinin gündeme getirmesi gerekmektedir, yani en azından. Peki bu kim olabilir acaba?…

O yüzden gelişmek ve ilerlemek kadar İslam’ın ortaya koyduğu paradigmaya da sahip çıkmak ve dünyaya anlatmak gerekmekte. Aksi takdirde zaten kuru kuruya bir taklitle ne doğru düzgün bir gelişme olur ne de medeniyet meselesine gerçek, insanı mutlu eden bir açılım sağlanabilir. İnsanlık, tanrılık taslamaktan vazgeçmek zorundadır.. Gerçek medeniyet işte yine bu temel üzerine kurulacaktır, kurulmak durumundadır. Düşünelim; herhalde merhum Mehmet Akif Ersoy’un İstiklal Marşımızda geçen “medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar” tabiri işte bu anlamdadır.

Nihai olarak; artık olaya geri kaldık, ileri gittik gibi yüzeysel bir mantıkla bakmak yerine, ilkesel.. “doğrusu nedir” noktasından bakmak zamanı gelmiştir, hatta geçmektedir. Bu; büyülenmiş zihinleri açacağı gibi, çok daha güçlü bir motivasyonla muhataplarımıza da durumu izah ve isbat imkanı doğuracaktır. Tarihin bu noktasında onlar da buna zaten fazlasıyla hazır gibiler.. Sadece biraz uyanış..

Bir cevap yazın

*
= 3 + 3