DOSDOĞRU YOLA “ULAŞTIR” MI YOKSA “ONDA TUT” MU?

Fatiha Suresi’nde “bizi dosdoğru yola ulaştır” denilmektedir. Bunu kimileri “bizi dosdoğru yolda tut” diye tefsir etmektedir, çünkü zaten doğru yoldayız denilmektedir. Fatiha Suresi’ni her gün okuduğumuz düşünüldüğünde buradaki meselenin önemi anlaşılır. Peki yapılacak olan nedir, bir şeye ulaşmak mı yoksa bir şeyi devam ettirmek mi?

Mesela hadislerde şöyle denilir:

Abdullah bin Mes’ûd (r.a.) der ki: Resûlullah eliyle bir çizgi çizdi ve: “Bu Allah’ın dosdoğru yoludur” buyurdu. Sonra bu çizginin sağına ve soluna başka çizgiler çizdi ve: “Bunlar da farklı farklı yollardır. Her birinin üzerinde o yola çağıran bir şeytan vardır” buyurdu. Sonra Cenâb-ı Hakk’ın şu âyetini tilâvet etti: “Şüphesiz bu, benim dosdoğru yolumdur; öyle ise ona tâbî olun. Başka yolları takip etmeyin ki sizi O’nun yolundan saptırıp parça parça yapmasınlar. Takvâ sahibi olasınız diye Allah bunları size emretti.” (En’âm 6/153) (Ahmed, I, 465, 435; III, 397. Ayrıca bkz. İbn-i Mâce, Mukaddime, 1)

“Allah dosdoğru yoluna dair bir örnek sundu yol boyunca iki duvar duvarlarda açık kapılar ve kapılar üzerinde de örtüler vardır. Yolun başında ve üzerinde bir çağırıcı daima şöyle çağırırlar: “Allah insanları huzur ve güvenlik ortamına yani Cennete çağırmakta ve isteyen kimseleri de dilediği şekilde doğru yoluna yöneltmektir.” (10 Yunus: 25) Yolun iki kenarındaki kapılar Allah’ın yasaklarıdır. Bir kimse örtüyü açmadan Allah’ın yasaklarına düşmez. Kişinin üzerindeki çağıran kişi Rabbinin insanları içersine koyduğu vicdan denilen şeydir. (Tirmizi-Kitabul Emsal 1)

Rasûlullah bize, kalplerin titrediği gözlerin yaşla dolduğu bir hitapta bulundu. Dedik ki; Yâ Rasûlallah! Bu vazınız veda vazına benziyor. Bize son olarak ne tavsiye edersiniz? Rasûlullah şöyle buyurdu: “Ben sizi bembeyaz, aydınlık bir din üzere bırakıyorum. Gecesi de gündüz gibi parlaktır. Benden sonra bu dinden sapan mutlaka helak olur. Sizden ömrü olan pek çok ihtilaflar görecektir, fakat benim sünnetimden bildiklerinize, hidayet üzere olan raşid halifelerimin sünnetine tabi olun, onlara sımsıkı sarılın. Başınızda habeşli bir köle de olsa itaat edin. Mü’min ne yöne çekilse boyun eğip giden uysal deve gibidir.” (İbn Mace, Mukaddime, 6)

Dikkat edilirse belli bir işten bahsediliyor artan bir ivmeyle.
Burada denilebilir ki, peki neden “ulaştır” deniliyor? Madem herşey belli, sadece uyulacak.. Denilebilir ki; insanlar bozulacağı ve sapacağı için bu yol hep ulaşma durumunda oluyor.

Fakat denilebilir ki; taklidin de iş olmadığı aşikar. Çünkü taklit eden kimse, işin ruhundan, manadan uzaklaşır. Hatta neyi taklit ettiği karışır. Anlamak, akletmekle, delilleri görmek ile olur öncelikle, o ise metodik bir şüphe ister, herşeyi hemen kabul ile olmaz. Ashabı Kiram aklederek delilleri görerek tabii olmuştur örneğin, beyyine üzere inanmıştır. Peygamber, fıtrat üzere bir din tebliğ etmiştir, bırakmıştır. Ayetler körü körüne uymaya karşı eleştiri doludur. Beri yandan, Kuran Levhi Mahfuzdan, yani delilleri bize göre daha başka olabilir. Ve bir de üstüne, maddeye yönelen ve onu keşfeden batı medeniyeti bambaşka bir hayat oluşturdu ve dünya çapında bunu yaydı. Bu durum ise çeşitli açılardan ciddi izahlar gerektiriyor.

İnsanlara söylenen ise sürekli yap-yapma durumları. İyice inanma, direkt amel ile ilgili öngörülüyor. Bu da kopuşlara, ezberciliğe, bidatlere ve abartılı aidiyet edebiyatlarına yol açıyor.

Bu bağlamda İslam tarihine bakıldığında; bir zaman sonra İsrailiyyatın, türlü mucize haberlerinin ve amellere çok aşırı sevaplar vaadeden hadislerin işin içine girdiği görülüyor. Sonra evliya makamları ve kerametleri cinsinden bir edebiyat oluşmuştur. Burada bir damarın eksikliği görülmelidir. O da delil üzere iman damarıdır. Nitekim Kuran’ın iyice anlaşılmasında mühim bir nokta olan, gayet delil özelliği de taşıyan Tevrat ve İncil’in düzelticiliği noktasından adeta kaçılmıştır. Şimdi ise batı medeniyetinin durumu ile adeta bu zorunlu hale gelmiştir.

…..

Beri yandan, denilebilir ki tövbe edilecek işler belli işlerdir tarihe bakıldığında. İnsanların düştüğü şirk, faiz, zina, katl, zulüm, kibir gibi bataklıklardır. Burada doğru yol çok açıktır. O zaman denilebilir ki, insanın buna ulaşması zordur sadece. Çok konuşup da işi bulandırmamalıdır.

Fakat şu da açıktır ki, insanlar ahirete ve kadere inanmakta zorlanıyor, bu da Kitabın delillerine, akliyyete ve manaya bakıyor. Sapmama noktasında buranın beslemesi gerekiyor. Dolayısıyla bu hem sizi yolda tutan hem de ulaşılan bir şey.

Saniyen; önceki peygamberlere baktığımızda hakikatin bütün insanlığa ulaştırılmasını büyük bir hasretle istedikleri görülüyor ki tabii olan budur. İslam ise buna doğru önemli bir adım ve sonuçlanması gerekiyor. Nitekim ayette şöyle der:

Ey insanlar! Size Rabbinizden kesin bir delil geldi. Size apaçık bir nur indirdik.
Allah’a iman eden ve O’na sarılanları, kendi katından bir rahmet ve lütfun içine sokacak ve onları kendine giden dosdoğru bir yola iletecektir. (Nisa 174-175)

İşte bu noktanın açıklığı gerekiyor. O ise yoğun bir gayret istiyor, öyle ki nerede noktalanacağı mechul.

Bir cevap yazın

*
= 5 + 7