İŞİN SAĞLAMLIĞI MEVZUSU

Ayette şöyle denilir:

Yoksa “onu kendi uydurdu” mu diyorlar? O halde sen de onlara de ki: “Haydi siz de onun gibi uydurulmuş on sûre getirin. Allah’dan başka çağırabileceğiniz kim varsa onları da yardıma çağırın. Eğer doğru söylüyorsanız” (bunu yaparsınız).

Yok eğer bunun üzerine size cevap vermedilerse, artık bilin ki, bu Kur’ân ancak Allah’ın ilmiyle indirilmiştir. O’ndan başka ilâh yoktur. Artık müslüman oluyorsunuz, değil mi?

Kimler dünya hayatını ve süsünü isterse onlara orada yaptıklarının karşılıklarını tam veririz. Orada onlara bir noksanlık yapılmaz.

Onlar ahirette, o ateşten başka alacağı kalmamış kimselerdir. Dünyada işledikleri yok olmuş ve bütün çalışmaları boşa çıkmış olur.

Rabbinin katından açık bir delil üzere bulunan, onu yine O’nun tarafından bir şahit izleyen/okuyan ve ondan önce de bir rehber ve rahmet olarak gönderilmiş Musa’nın kitabı olan kimse (bunlarla) bir olur mu? İşte bunlar ona (Kur’an’a) iman ederler. Hiziplerden hangisi onu inkar ederse kendisine vaadedilen yer ateştir. Bundan hiç şüphen olmasın. Şüphesiz bu, Rabbinin katından bir gerçektir. Ancak insanların çoğu iman etmezler. [Hud 13-17]

Razi bazı açıklamalar yapar ve şöyle der:

Netice olarak Cenâb-ı Hak şöyle demek istemiştir: “Bu dinin doğruluğunu ortaya koyma hususunda şu üç şey birbirini desteklemiştir: a) Aklî deliller dinin doğruluğuna delâlet etmektedir. b) Kur’ân. o dinin doğruluğuna şehâdet etmektedir. c) Tevrat o dinin doğruluğuna şehâdet etmektedir. İşte, bu üç şey bir araya gelince, o dinin doğruluğu hususunda hiçbir şek ve şüphe kalmaz. Bu görüş, bu ayet hakkındaki görüşlerin en güzeli ve lafzına mutabakat etmeye de en yakın olanıdır. Bu hususta başka görüşler de bulunmaktadır

Ferrâ şöyle demiştir:

Cenâb-ı Hakk’ın, “yetlühü şahidün minhu” cümlesinin manası, her ne kadar İncil Kur’ân’dan önce indirilmişse de, “İncil Kur’an’ı takib eder, izler” demektir. Buna göre mana, “İncil o Kur’ân’ı tasdikte takib eder” şeklinde olur. Bunun izahı şöyledir: Allah Teâlâ, Hz. Muhammed (s.a.s)’i, İncil’de de zikretmiş ve o İncil’de, Muhammed (s.a.s)’e imanı emretmiştir. Buna göre İncil ve Tevrat’ın Kuran’ı doğruladığı söylenmiş oluyor.

Ayetin siyakına bakıldığı zaman ise beyyinenin on sure getirememeleri olduğu görülüyor. Onu niye getiremediklerinin cevabı ise Tevrat ve İncil’e hakim olmadıkları için denilebilir. Yani beyyine aslında bu olmuş oluyor.

Mesela Beyyine Suresi’nde şöyle denilir:

Kitap ehlinden inkar edenler ve müşrikler, kendilerine açık delil gelinceye kadar (inkârlarından) ayrılacak değillerdi.

(Bu delil), tertemiz sayfaları okuyan, Allah tarafından bir elçi.

O sayfalarda, dosdoğru kitaplar/hükümler vardır. (Beyyine 1-3)

Tabii denilebilir ki, beyyine aklın bunu kabul etmesidir, peşine de bazı tevafuk, ayetlerin işaret ettiği gerçeklerin ortaya çıkması gibi şeyler ya da Peygamberdir, Peygamberin kimi özellikleridir, peşine de Tevrat olarak da düşünülebilir iş. Hasılı işin içinde Tevrat bir şekilde var. Bizim kültürümüzde ise acaip derecede eksik olan bu husus. Hele de imanın zayıfladığı, işe bir sürü şeylerin katıldığı, dünyacılığın arttığı zamanımızda sağlamlık noktasına gayet odaklanılmalı.

Öte yandan, örneğin Taberi Tefsiri’nde beyyine üzere olanın Peygamberimiz, okuyan şahidin de Cebrail olduğu söylenmiştir. O zaman müslümanlarla pek bir alakası kalmıyor işin. Fakat Razi der ki, ayetin devamında “işte onlar ona inanır” diyor. Demek ki bu bahsedilen müminler..

Bir cevap yazın

*
= 3 + 1