KIYAMET VE GÜNEŞ MEVZUSU


Bilindiği gibi ayette “Güneş dürüldüğü zaman” (Tekvir 1) deniliyor. Bilime göre ise güneş önce kızıldev olup sonra dürülecek. Öte yandan başka ayetlerde göğün kıpkızıl bir gül gibi olacağı da geçiyor. (bknz Rahman 37) Denizlerin kaynatılacağı, göğün yarılacağı gibi hadiseler de buna uygun. Yani kıyametin böyle olacağı anlaşılıyor, güneşin kızıldev olmasıyla. Bu, kainata kodlanmış.

Beri yandan hadislerde direkt geçiyor aslında bu konu ama “mahşer yerinde öbür dünyada” diye anlaşılıyor. Bizce bunca uyum içinde o da bu dünyada olsa gerektir. Hadiste şöyle geçer:
Mikdâd (ra)’dan rivâyet edildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurdu:
“Güneş, kıyamet gününde insanlara bir mil mesâfe kalıncaya kadar yaklaştırılır.”
Hadisi Mikdâd’tan rivayet eden Süleym İbni Âmir : Allah’a yemin ederim ki, Resûlullah mil ile yeryüzündeki mesafe ölçüsünü mü yoksa göze sürme çekmek için kullanılan mili mi kastetti bilmiyorum, demiştir. Resûl-i Ekrem: “İnsanlar, işledikleri kötü amelleri kadar tere batarlar. Onlardan bir kısmı topuklarına, bir kısmı dizlerine, bazıları kuşak yerlerine kadar ter içinde kalır; bazılarının da ter âdeta ağızlarına gem vurur” buyurarak eliyle ağzına işaret etti. (Müslim, Cennet 62. Ayrıca bk. Tirmizî, Kıyamet 6)

Ebû Hüreyre (ra)’dan rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurdu:
“Kıyamet gününde insanlar o kadar terlerler ki, onların teri yerin yetmiş arşın derinliğine ulaşır. Ter onların ağızlarına âdetâ gem vurur da tâ kulaklarına kadar çıkar.” (Buhârî, Rikak 47; Müslim, Cennet 61)

Buradaki terlemeler kıyametin dehşetini belirten şeyler de olabilir. Ve dikkat edilirse mahşer yeri vurgusu yok. Hem kıyametin kafirler üzerine kopacağı söyleniyordu. Bunların hepsine uygun aslında hadisler..

Öte yandan bir hadiste mahşer yeri sıkıntısı diye güneşin yaklaştırılması belirtiliyor. Sonra peygamberlere gidilip başvuruluyor. Şöyle ki:

Ebû Hureyre (ra) şöyle demiştir: Bir keresinde Rasûlullah’ın sofrasına et yemeği getirildi ve kendisine bir kol kaldırılıp sunuldu. Çünkü Rasûrullah etin bu kısmını severdi. Ondan ön dişle­riyle bir lokma kopardı. Sonra şöyle anlattı:

“Ben kıyamet gününde bütün insanların seyyidiyim, efendisiyim. Bu neden bilir misiniz? Bütün insanlar, evvelkiler ve sonra gelenler olarak düz ve geniş bir sahada toplanırlar. Öyle düz ve geniş sâhâ ki, orada bir çağırıcı çağırınca sesini herkese işittirecek, bakan bir in­sanın gözü de mahşer halkım bir bakışta görebilecek. Bir de güneş yaklaşacak. Artık insanların gamı, meşakkati dayanama­yacakları ve taşıyamayacakları bir dereceye ulaşacak. Bu sırada insanlar birbirine:

—  Size ulaşan şu faciayı görmüyor musunuz? Rabb’inizin hu­zurunda şefâat edecek bir şefaatçi niye bakmıyor­sunuz? diyecekler.

Bunun üzerine mahşer halkının bâzısı bâzısına:

— Haydi Âdem ‘e gidiniz! diyecek, akabinde insanlar Âdem Pey­gamber’e gidecekler ve ona:

—  (Ey Âdem!) Sen insan nev’inin babasısın. Allah seni kendi eliyle yarattı ve sana kendi canibinden olan rûh üfledi, sonra melek­lere emretti, onlar da sana secde ettiler. Rabb’ine bizim hakkımızda şefaat dile. Ey atamız, içinde bulunduğumuz şu müşkil vaziyeti gör­müyor musun? Bize ulaşan şu sıkıntıyı bilmiyor musun? diyecekler.

Âdem de:

—  Rabb’im, bugün öyle bir öfke etmiştir ki, ne bundan önce böyle öfkelenmiş, ve ne de bundan sonra bunun benzeri bir öfke ile öfke edecektir. Hem Rabb’im beni cennet ağacı meyvesinden birini yemekten nehyetmiş iken, ben âsî olup yemiştim. Vay nefsim, nefsim nefsim! Siz benden başka bir şefaatçiye gidiniz: Nûh ‘a gidiniz! diyecek.

Onlar da Nûh ‘a varacaklar ve:

— Ey Nûh, sen yeryüzü halkına gönderilen rasûllerin birincisisin. Allah sana Kur’ân’da “Çok şükreden kul” adını vermiştir. Lüt­fen hakkımızda Rabb’in huzurunda şefaat et! İçinde bulunduğumuz sıkıntılı hâli görmüyor musun? diyecekler.

Nûh Peygamber de:

— Aziz ve Celîl olan Rabb ‘im bugün celâllenmiştir. Öyle bir de­recede ki bundan önce böyle gadâb etmemiş, bundan sonra da böyle celâllenmeyecektir. Benim de bir dua edişim var: Ben onu vaktiyle kavmimin helaki için dua etmiştim. Vay nefsim, nefsim, nefsim! Şimdi siz benden başka bir şe­faatçiye gidiniz, İbrahim’e gidiniz! diyecek.

Onlar da İbrahim ‘e varacaklar ve:

— Ey İbrahim, sen yeryüzündeki insanlardan Allah’ın Peygam­beri ve Halilisin (dostusun) Rabb’in huzurunda bize şefaat et, için­de bulunduğumuz şu sıkıntılı hâli görüyorsun! diyecekler.

İbrahim Peygamber de onlara:

— Bu gün Rabb’imin celâl sıfatı tecellî etmiştir. Hem bir dere­cede ki bundan önce böyle gadâb etmemiş, bundan sonra da böyle gadâb etmeyecektir. Ben üç kene yalan(a benzer söz) söylemiştim. Vay nefsim, nefsim, nefsim! Artık siz benden başkasına gidiniz, Musa’ya gidiniz! diyecektir.

Onlar da Musa’ya gidecekler ve:

—  Yâ Mûsâ, sen Allah’ın rasûlüsün. Allah seni elçi yapmasıyla ve kelâm söylemesi ile insanlar üzerine faziletli kıldı. Rabb’in huzu­runda bizim için şefaat et! İçinde bulunduğumuz acıklı hâli görmek­tesin, diyecekler.

Mûsâ Peygamber de onlara:

— Rabb ‘im bugün celâl sıfatı ile tecellî etti, o derecede ki, ne şim­diye kadar bu derece öfkeli olmuş, ne de bundan sonra bunun gibi öfkeli olacaktır. Ben ise öldürülmesiyle me’mûr olmadığım bir canı öldürdüm. Ah nefsim, nefsim, nefsim! Siz benden başka bir şefaatçiye gidiniz, İsa’ya gidiniz! diyecek. Onlar da İsâ Peygamber’e gelecekler ve:

—  Yâ İsâ, sen Allah’ın Rasûlüsün ve Allah Taâlâ’mn Meryem’e koyduğu ve onun tarafından olan bir ruhsun, sen beşikte bir sabî iken insanlara söz söyledin! Rabb ‘in huzurunda bizim için şefaat et, için­de bulunduğumuz ıztırâbı görmektesin! diyecekler.

İsâ Peygamber de onlara:

— Rabb’im bugün, bundan evvel benzerini yapmadığı ve.bun­dan sonra da benzerini yapmayacağı bir gadâbla gadâb etmiştir, di­yecek ve kendine âid hiçbir günâh zikretmeden: Âh nefsim, nefsim, nefsim! diye endîşesini açıklayarak: Siz benden başkasına gidiniz, Muhammed’e gidiniz! diyecek.

Onlar da Muhammed’e gelecekler de:

—  Yâ Muhammed! Sen Allah’ın Rasûlü’sün ve peygamberlerin hâtemisin. Allah senin geçmiş ve gelecek bütün günâhlarını mağfiret etmiştir. Rabb’in huzurunda bizim için şefaat et, içinde bulunduğu­muz elem ve ıztırâbı görmektesin! diyecekler.

Bunun üzerine ben hemen Arş’in altına giderim de Azîz ve Celîl olan Rabb’ime secde edici olarak yere kapanırım. Sonra secdemde Allah bana kendisine yapılacak hamdlerinden ve üzerine güzel sena­dan öylesini açıp ilham edecektir ki, benden önce onu hiçbir kimseye açmamıştır. Son­ra Allah tarafından bana:

—  Yâ Muhammed! Başını kaldır, iste, istediğin sana verilecek­tir; şefaat et, şefaatin kabul olunacaktır! buyurulur.

Ben secdeden başımı kaldırıp:

— Yâ Rabb ümmetim! Ya Rabb ümmetim! diye şefaat dileğimi söylerim.

Bana:

—  Yâ Muhammed, ümmetinden üzerinde hesâb ve suâl olma­yanları cennetin kapılarından olan sağ kapıdan cennete koy! Onlar, cennetin bundan başka olan öbür kapılarında da insanlarla ortak­tırlar, buyurulacak.”

Bundan sonra Rasûlullah: “Nefsim elinde bulunan Allah’a yemîn ederim ki, cennetin kapı kanatlarından iki kanadın arası Mekke ile Himyer yâhud Mekke ile Busrâ arası kadar geniştir” dedi. (Buhari-Tefsir, Beni İsrail 3)

Ama bu hadiste güneş çok vurgulu şekilde geçmiyor. Burada genel bir bekleme sıkıntısı da düşünülebilir.

Bir diğer mesele ise bu hadisin başka versiyonlarında güneş hiç geçmiyor. Şöyle ki:

Enes(ra)’ten, Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: Müminler kıyamet gününde toplanırlar da:

— (Bir kimseden) Rabb’imizin huzurunda bize şefaat etmesini is­tesek, dediler. Akabinde Âdem’e geldiler ve:

— Sen insanların babası Âdem’sin. Allah seni kendi eliyle ya­rattı, meleklerini sana secde ettirdi ve sana herşeyin isimlerini öğret­ti. Bulunduğumuz şu durumdan bizleri rahata erdirmesi için Rabb’in katında bizlere şefaat et! derler.

Âdem, işlemiş olduğu hatîesini ve bundan dolayı Rabb’inden utanmakta olduğunu zikreder ve:

— Ben buna ehil değilim. Siz Nûh ‘a gidiniz. Çünkü o, Allah ‘in yer ahâlîsine peygamber göndermiş olduğu ilk rasûldür, der. Akabinde onlar Nûh Peygamber’e gelirler. Nûh da Rabb’inden, hakkında hiçbir bilgisinin bulunmadığı birşeyi istemesini ve bu sebebden utanmakta olduğunu zikrederek:

— Ben şefaat edecek makaamda değilim. Siz Halîlur-Rahman ‘a gidiniz, der.

Müteakiben onlar İbrahim ‘e gelirler. O da (hatîesini ve bu sebebden Rabb’inden utanmakta olduğunu zikrederek):

— Ben buna ehil değilim. Siz Allah’ın kelâm ettiği ve kendine Tevrat verdiği bir kul olan Musa’ya gidiniz, der.

Onlar da Musa’ya gelirler. Mûsâ da bir nefis karşılığında olmak­sızın insan öldürmüş olduğunu, bu sebeble Rabb’inden utanmakta olduğunu zikrederek:

— Ben buna ehil değilim. Siz Allah ‘ın kulu ve Rasûlü, Allah ‘ın Kelimesi ve Ruhu olan İsa’ya gidin, der.

İsâ da onlara:

— Ben buna ehil değilim. Siz geçmiş ve geri kalmış günâhlarını Allah’ın mağfiret eylediği bir kul olan Muhammed’e gidiniz, der.

Onlar bundan sonra bana gelirler. Ben de Rabb’imin huzuruna izin istemek üzere giderim. Bana izin verilir. Rabb’imi görünce secde­ye kapanırım. Allah beni dilediği kadar bu vaziyette bırakır. Sonra Allah tarafından:

— Başını kaldır, iste; sana verilir; söyle, sözün işitilir; şefaat et, şefaatin kabul edilir, denilir.

Ben başımı kaldırır ve bana öğreteceği bir tahmîd ile Rabb’ime hamd eylerim. Sonra şefaat ederim. Benim için bir hudûd ta’yîn bu­yurur. Ben de o mikdâr insanı cennete girdiririm. Sonra tekrar Rabbime dönerim. Rabb’imi görünce, bundan evvel yaptığım gibi, secdeye kapanırım. Yine benim için bir sınır ta’yîn eder. Ben o mikdâr insanı cennete girdiririm. Sonra üçüncü defa Rabb’ime dönerim, sonra dördüncü defa dönerim de:

— (Yâ Rabb!) Ateşte Kur’ân’ın habsettiklerinden ve üzerine hulûd vâcib olanlardan başka kimse kalmadı, derim.” (Buhari-Tefsir, Bakara 31)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

*
= 5 + 0

Youtube Hesabımız
Facebook Hesabımız