KURAN’IN İCAZI, SARFE VE GÖRÜLMEYEN BİR NOKTA

Rahman Rahim Allah’ın adıyla..

Razi Kuran’ın fesahati konusunda ve icazı konusunda şu açıklamalarda bulunur.

Cenab-ı Hak, Kur’ân’ın tamamında doğruluk yolunu gözetmiş, yalandan ise sakınmıştır. Yalanı terk edip doğruya yapışan her şair, şiirinin derecesini düşürmüş ve iyi bir şair olamamıştır. Lebîd ibn Rebia ile Hassân ibn Sâbit’i görmez misin? Onlar müslüman olunca, onların şiirlerinin derecesi düşmüştür. Güzellik bakımından bunların İslamî dönemdeki şiirleri, cahiliye dönemindeki şiirleri gibi değildir. Halbuki Cenab-ı Hak, yalandan ve abartmaktan münezzeh olmakla gördüğün gibi Kur’ân’ı son derece fasîh bir şekilde indirmiştir.

Arapların fesâhatinin çoğu, mesela devenin, atın, câriyenin, hükümdarın veya bir darbenin ya da mızrak vuruşunun, bir harbin yahutta bir baskının nitelenmesi gibi müşahedeleri niteleme konusundadır. Hâlbuki, Kur’ân’da buna dair hiçbir şey bulunmamaktadır. Cenab-ı Hak, Kur’ânı Kerim’de ibadetlerin vacip, günahların yasak olduğunu bildirme; güzel ahlaka teşvik, dünyaya önem vermeyip âhireti üstün tutmak gibi konulara yer vermiştir. Bu gibi konular da fesâhatin azlığını gerektirir. Lakin Kuran fasihtir. [bknz. Fahreddin Razi’nin İcazul Kuran Anlayışı ]

Yine Nazzam’ın sarfe diye bir teorisi vardır. Buna göre Cahiliyye Arapları aslında Kuran’ın benzeri sözler söyleyebilecek edebi yetkinlikteydiler; söyleyememeleri, Allah’ın buna mani olmasıyla olmuştur ve bu da bir icazdır. Kur’an sadece verdiği gayb haberleriyle mûcizedir. Beri yandan Razi sarfe teorisini “kısa sureler için olabilir” görüyor gibidir.

Burada iki yön var, yapamadılar mı yapmadılar mı? Neden uyduruk da olsa “Kuran’ın benzeri bir sure yazdık işte!” şeklinde bir iddia yok o devirde? Bu sarfe teorisine zemin hazırlamaktadır. Ki Cahız da dolaylı bir sarfe düşüncesini benimsemiştir. Ona göre böyle uyduruk da olsa bir metin olsaydı kimileri inadına buna meyleder, o da Kuran gibi meşhur olurdu, böylece de Kuran’ın bir nevi tehdidi yerini bulmamış gibi olur.. Mesela hakkında Tebbet Suresi nazil olan Ebu Leheb uyduruktan da olsa İslam’a girmemiştir, böyle bir şey işi çok sakatlardı. Bu da ona benzer bir durumdur. Yani onlar benzeri bir şey yapamayacakları halde bir şey yapmaktan dahi engel olunmuşlardır. [bknz Cahız ve Sarfe Teorisi’ne Farklı Bir Bakış ]

Yine denilebilir ki; Kuran’ın icazı, her şeyden bahsetmesine ve tek defada söylenip o şekilde kalmasına rağmen onda çelişkilerin olmamasıdır. İnsan kelamı böyle olamaz. Ehli Kitab gibi o zamanın allamesinin Kuran’a cevap verememesi ve bunun ümmi birisinin ağzından dökülmesi icazdır denilmiştir. Kuran’ın insanları doğru yola ulaştırması, kalplerin son derece ona yönelmesi icazdır denilmiştir.

Bir de tabii şu icazdır, Yaratan kimseden çekinmeden konuşur, insanlar ise ya para için ya okur için yazar. Bu biraz tartılırsa anlaşılır.

Peki neden Kuran’a benzer bir sure iddiasıyla bile bir şey ortaya koyamadılar? Bir defa bunun ne kadar emek gerektireceğini gördüler, sırf bu gerek bile onlara mani olmuş olsa gerek. Çünkü ortada ümmi birisi bir anda söylüyordu ayetleri. İkincisi; ortaya koyacakları şeylerle Kuran arasında kıyaslama yapılması ters tepebilirdi. Üçüncüsü ise haksızların yolu birdir; denilene bakmayıp kişiyi tutma ya da eleştiri esastır. Bu zihniyet “hakikatin güçle taayyün ettiği” iddiasındadır, hakikatin haklılıkla taayyün etmesi tasavvurlarına aykırı. Lakin günümüz açısından bu kadar tarihin derinliklerindeki bir “yapamamışlık” ne derece delildir?

Yine bu noktada Tevrat ve İncil’i de iyi bildiği iddia edilen Nazzam’ın ilahiyat bazlı bir muciz beyan teorisi geliştirmemesi garip ama bunu vurgulamak için sarfe görüşüne saptığı da düşünülebilir. Yani nazmına ve belağatına değil de gaybtan verdiği haberlere (Tevrat ve İncil’i düzeltmesi dahil) yer açmak anlamında. Lakin bu vurgu rivayetlerde yok, o yüzden sadece “muarızlığı” görülüyor. Bu tesbitimizin bir gerekçesi de Tevrat’a son derece hakim olan İbni Hazm’ın da sarfe düşüncesinde olması ve bir nevi mucizeliği belağatta aramamaya yöneltmesidir.

Beri yandan Ehli Sünnet kelamı adeta Mutezile’ye karşı olmak hususiyeti taşımaktadır. Bu yüzden de Sünni dünyada muciz beyan tanımı büyük ölçüde nazım, belağat olarak işlenmiştir. Ve zamanında buna mukabele edilememesi gerçeği işi noktalamış.. Bu kolaycı mantık dolayısıyla da Tevrat ve İncil’i iyi bilmenin de yetmeyeceği “ancak Allah’ın eliyle düzeltilebilecek noktalar” konusu, çok az görülebilmiş.. Halbuki bu başlı başına bir tefsir sahası olmalıydı, çünkü tarihi bir iddia değil her an göz önünde bir gerçeklik bu ve bir yakin hasıl ediyor bu bakımdan.

Örneğin Tevrat ve Kuran’da bahsedilen bir kıssayı karşılaştıralım. Tevrat’ta İbrahim’in misafirleri kıssası şöyle anlatılır:

İbrahim günün sıcak saatlerinde Mamre meşeliğindeki çadırının önünde otururken, RAB kendisine göründü. İbrahim karşısında üç adamın durduğunu gördü. Onları görür görmez karşılamaya koştu. Yere kapanarak birine, “Ey efendim, eğer gözünde lütuf bulduysam, lütfen kulunun yanından ayrılma” dedi, “Biraz su getirteyim, ayaklarınızı yıkayın. Şu ağacın altında dinlenin. Madem kulunuza konuk geldiniz, bırakın size yiyecek bir şeyler getireyim. Biraz dinlendikten sonra yolunuza devam edersiniz.” Adamlar, “Peki, dediğin gibi olsun” dediler. İbrahim hemen çadıra, Sara’nın yanına gitti. Ona, “Hemen üç sea ince un al, yoğurup pide yap” dedi. Ardından sığırlara koştu. Körpe ve besili bir buzağı seçip uşağına verdi. Uşak buzağıyı hemen hazırladı. İbrahim hazırlanan buzağıyı yoğurt ve sütle birlikte götürüp konuklarının önüne koydu. Onlar yerken, o da yanlarında, ağacın altında bekledi. Konuklar, “Karın Sara nerede?” diye sordular. İbrahim, “Çadırda” diye yanıtladı. RAB, “Gelecek yıl bu zaman kesinlikle yanına döneceğim” dedi, “O zaman karın Sara’nın bir oğlu olacak.” Sara RAB’bin arkasında, çadırın girişinde durmuş, dinliyordu. İbrahim’le Sara kocamışlardı, yaşları hayli ileriydi. Sara âdetten kesilmişti. İçin için gülerek, “Bu yaştan sonra bu zevki tadabilir miyim?” diye düşündü, “Üstelik efendim de yaşlı.” RAB İbrahim’e sordu: “Sara niçin, ‘Bu yaştan sonra gerçekten çocuk sahibi mi olacağım!’ diyerek güldü? RAB için olanaksız bir şey var mı? Belirlenen vakitte, gelecek yıl bu zaman yanına döndüğümde Sara’nın bir oğlu olacak.” Sara korktu, “Gülmedim” diyerek yalan söyledi. RAB, “Hayır, güldün” dedi. Adamlar oradan ayrılırken Sodom’a doğru baktılar. İbrahim de onları yolcu etmek için yanlarında yürüyordu. RAB, “Yapacağım şeyi İbrahim’den mi gizleyeceğim?” dedi, “Kuşkusuz, İbrahim’den büyük ve güçlü bir ulus türeyecek, yeryüzündeki bütün uluslar onun aracılığıyla kutsanacak. İbrahim’i, doğru ve adil olanı yaparak yolumda yürümeyi oğullarına ve soyuna buyursun diye seçtim. Öyle ki, ona verdiğim sözü yerine getireyim.” Sonra İbrahim’e, “Sodom’la Gomora büyük suçlama altında” dedi, “Günahları çok ağır. Onun için inip bakacağım. Duyduğum suçlamalar doğru mu, değil mi göreceğim. Yapıp yapmadıklarını anlayacağım.” Adamlar oradan ayrılıp Sodom’a doğru gittiler. Ama İbrahim RAB’bin huzurunda kaldı. RAB’be yaklaşarak, “Haklıyı da haksızla birlikte mi yok edeceksin? diye sordu, “Kentte elli doğru kişi var diyelim. Orayı gerçekten yok edecek misin? İçindeki elli doğru kişinin hatırı için kenti bağışlamayacak mısın? Senden uzak olsun bu. Haklıyı, haksızı aynı kefeye koyarak haksızın yanında haklıyı da öldürmek senden uzak olsun. Bütün dünyayı yargılayan adil olmalı.” RAB, “Eğer Sodom’da elli doğru kişi bulursam, onların hatırına bütün kenti bağışlayacağım” diye karşılık verdi. İbrahim, “Ben toz ve külüm, bir hiçim” dedi, “Ama seninle konuşma yürekliliğini göstereceğim. Kırk beş doğru kişi var diyelim, beş kişi için bütün kenti yok mu edeceksin?” RAB, “Eğer kentte kırk beş doğru kişi bulursam, orayı yok etmeyeceğim” dedi. İbrahim yine sordu: “Ya kırk kişi bulursan?” RAB, “O kırk kişinin hatırı için hiçbir şey yapmayacağım” diye yanıt verdi. İbrahim, “Ya Rab, öfkelenme ama, otuz kişi var diyelim?” dedi. RAB, “Otuz kişi bulursam, kente dokunmayacağım” diye yanıt verdi. İbrahim, “Ya Rab, lütfen konuşma yürekliliğimi bağışla” dedi, “Eğer yirmi kişi bulursan?” RAB, “Yirmi kişinin hatırı için kenti yok etmeyeceğim” diye yanıt verdi. İbrahim, “Ya Rab, öfkelenme ama, bir kez daha konuşacağım” dedi, “Eğer on kişi bulursan?” RAB, “On kişinin hatırı için kenti yok etmeyeceğim” diye yanıt verdi. RAB İbrahim’le konuşmasını bitirince oradan ayrıldı, İbrahim de çadırına döndü. [Yaratılış 18. bölüm]

Bu kıssa Kuran’da da birkaç defa anlatılır ve buradaki anlatıma kritik müdahaleler yapılır. Bir defa gelenler sadece meleklerdir. Sonra meleklerin buzağıyı yememesi sonucu melek oldukları anlaşılır. Sara’nın “gülmedim” diye yalan söylemesi yoktur, sadece şaşırır. Ayrıca İbrahim de şaşırır [Hicr 54] Sonra, İbrahim’le Rabb’in iki insan gibi konuşması yoktur, İbrahim’in meleklerle bir tartışması vardır ve en sonunda “ama orada Lut var” [Ankebut 32] şeklinde biter, muharref Tevrat’ta ise o bitiş yok. Sonra melekler, sadece Lut’un ailesinin -karısı hariç- kurtarılacağını söyler. [Hicr 59, 60] Muharref Tevrat’ta ise Lut’un karısı adeta kazara ölür; Ancak Lut’un peşisıra gelen karısı dönüp geriye bakınca tuz kesildi. [Yaratılış 19: 26]

Bu arada Hud 81. ayet de Tevrat’taki bu anlatının sebebini açıklıyor gibidir. Çünkü ayette iki kıraat vardır ve birine göre “karın ardına bakacak”tır anlam.

Dediler ki: Ey Lût, biz kesinlikle Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana katiyyen dokunamazlar. Hemen gecenin bir kısmında ailenle yürü, sakın içinizden hiç biri ardına bakmasın. Yalnız karın müstesna. Çünkü onlara isabet eden ona da isabet edecektir. Onlara vaadedilen vakit sabahtır, sabah yakın değil mi? [Hud 81]

Bu arada İbni Hazm gelenlerin üç kişi olmasının bazı Hristiyanlar tarafından teslise delil edildiğini söyler. [İbni Hazm-Fasl c 1, 103,104 sayfa] Özellikle de İbrahim’in onların önünde eğilmesini mesele eder. Kuran’da ise; hani, tapısına girmişlerdi de selam demişlerdi; o da selam demişti.. tanınmayan kişiler.. [Zariyat 51] Buradaki çok ince ve tabii anlatım, bunun mühim bir şeyi düzeltiyor olabileceğini en ufak akla getirmiyor, değil mi?

Beri yandan bir başka anlatımda şöyle geçer: Yanına girdiklerinde ‘Selam’ demişlerdi. O da: ‘Biz sizden korkuyoruz’ demişti. Korkma demişlerdi, biz sana, bilgili bir erkek evlat müjdeliyoruz. [Hicr 52-53]

Belli ki buradaki “korkuyoruz” ifadesi Tevrat’taki abartılı karşılama tefsirine yol açmış. Lakin buradaki anlatım sıçramaktadır, kelime adeta söylenmeye başlamakta ve buzağıyı yemediklerinde izhar olmaktadır. Çünkü öbür ayette selam denildiği zaman selam dediği geçmekte. “Korkma” diye verilen cevap ve müjde ise buzağı işinden sonradır. Bakın ne kadar bağlantılar kuruyoruz. Şimdi düşünelim bu kıssayı kim “böyle” düzeltebilir?

Andolsun ki, İbrahim’e de elçilerimiz müjde ile geldiler ve “selâm” dediler, o da “selâm” dedi ve hemen gidip onlara kızartılmış bir buzağı getirdi.
Fakat onların o buzağıya el sürmediklerini görünce, tuhafına gitti ve içinde onlara karşı bir korku uyandı. Onlar da “Korkma, biz Lut’un kavmine gönderildik.” dediler.
İbrahim’in karısı ayakta duruyordu bunun üzerine yüzü güldü. Ona İshak’ı ve İshak’ın arkasından da Ya’kub’u müjdeledik.
“Vay başıma gelene!” dedi, “Ben bir kocakarıyım, kocam da yaşlı bir adam. Bu gerçekten çok tuhaf bir şey!”
Dediler ki: “Sen Allah’ın emrine mi şaşıyorsun? Allah’ın rahmeti ve berekâtı üzerinizdedir. Ey ev halkı! Muhakkak ki O, hamiddir (övülmeye lâyıktır), meciddir (cömertliği boldur).”
İbrahim’den korku iyice geçip gidince, bu müjde de kendisine gelince, bizimle Lut kavmi hakkında tartışmaya girişti:
Çünkü İbrahim, çok yumuşak huylu ve çok yufka yürekli idi.
Melekler: “Ey İbrahim! Bu konuda bizimle tartışmaktan vazgeç. Çünkü Rabbinin emri kesin olarak geldi ve onlara geri çevrilmesi mümkün olmayan bir azap gelecektir. [Hud 69-76]

Buna benzer pek çok nokta var, muharref Tevrat’a ince müdahale anlamında. Lakin kaç kişi tarafından biliniyor, büyük bir soru işaretidir.

Başka örnekler için bknz.

“KURAN’IN İCAZI, SARFE VE GÖRÜLMEYEN BİR NOKTA” için 2 yanıt

Bir cevap yazın

*
= 5 + 8