MEZHEPLER VE STANDARDİZASYON

Rahman Rahim Allah’ın adıyla..

………….

De ki: İster “Allah” deyin, ister “Rahmân” deyin, nasıl çağırırsanız çağırın. En güzel isimler O’nundur. Namazında sesini pek yükseltme, çok da gizli okuma, orta yolu seç. (İsra 110)

………………

Yukarıdaki ayet uyarınca namazda esas olan okumayı kendin işitmektir. Lakin mezheplerin çok ilginç içtihatları vardır. Mesela Şafii mezhebinde “Fatihası olmayanın namazı olmaz” hadisi uyarınca, imamdan sonra, işittiği halde bile, Fatihayı bir daha herkes kendisi okur. Hanefi mezhebinde ise hiç işitmese bile, mesela sessiz okunan vakit ve rekatlarda (akşam 3. rekat gibi) cemaat Fatiha’yı ne okur ne işitir, imam sessiz okur. “İmamı olan kişi için, imamının kıraatı kendisinin de kıraatıdır” hadisi uyarınca.

………………….

Ve bir de şöyle bir mesele vardır; bir mezhebe uyan, bütün konularda o mezhebe uymak zorundadır. Yani, dünyadaki Şafii ve Hanefiler bu şekilde kılmakta namazı. Bize göre ise; imam okuduğunda ve işittiğimizde bir daha okumak abestir, imam okuduğunda ve işitmediğimizde ise okunmamış olur resmen, nasıl “okumuş” sayılacağız? Ve birileri böyle dedi diye de neden bunları kabul etmek zorundayız?

……………………………

Meselenin işitme olduğu açık,lakin tartışma başka bir noktada yoğunlaştığı için öyle gitmiş. Düşünelim; ayet neden “yüksek sesle” okuma ve “çok gizli” okuma diyor (?) Velhasıl bize göre namazın farzı “kıratı işitmektir” ve bu işte buna göre bir yol belirlenmeli.

…………….

Bir diğer mesele ise; insan neyi niye yaptığının farkında olmalı. Böyle olunca ise “olmamalı” gibi bir ruh türer ister istemez. Mesela bir “Fatiha’yı okurken imam rükuya giderse ne olur?” meselesi vardır, bknz.   namazın kendisini öğrenmekten belki daha zordur. Bunu nasıl yapacak insanlar, bunun hangi birini Peygamber öğretti? Bu tartışmalar iş çıkarma değil de nedir? Üstüne üstlük böyle böyle, “ne, neydi?” şeklinde insan durup durup soracak edecek ve iş daha da büyüyecektir.

…………………

Yine mesela, rükuya yetişen kişinin rekata yetişmiş olması hükmü, görünüşte “okunmayan/hatta işitilmeyen kıraatın sayılması” anlamına gelse de durum aslında kargaşanın önüne geçilmesi, işin basitleştirilmesi anlamında –Allahu alem- yapılmış müthiş bir incelik bizce. Lakin böyle böyle taraftarlıklarla ise oluyor bir dünya meselenin merkezi. bknz.

……………………

Mezheplerin ilk dönemlerinde müthiş ithamların, tahkirlerin gırla gittiğini hatırlayalım bu arada, bu ortayı bulamamalar biraz da bu yüzden olsa gerek. Ama “bize gelişi nedir işin?” : ictihad diye bir şey var, zamanında bu yapılmış, bunu şu anda kimse yapamıyor, o halde yapılmışlara uyulacak. Üstelik de birini seçtin mi her şeyde ona uyacaksın. Adeta yeni bir din tarifi (!)

………………………

Ve gelelim, bir mezhebe bütün meselelerde uyma şartına. Görünüşte bir pratiklik, standardizasyon, birlik, bütünlük vs, yani iyi bir şey, değil mi?..

Lakin, tek kusuru var, bir imaj bu, fazla sormayacak etmeyecek insanlar.. Yani, insanları robotlaştıran, ruh olarak da hakikatçilikten uzaklaştıran bir şey bu aslında. Ve “iyi” diyenler buna iyi demiş oluyorlar kasten veya zımnen.

………………………….

Düşünelim; teoride “bu mezhep görüşüdür” denilir ama pratikte direkt hüküm -mezhep adı söylenmeden- söylenir, “şöyle yapılacak” gibi.. Çünkü iş karışabilir bunun bir tercih olduğu anlaşılırsa, insanlar, hatta alimler mukallit olmak durumundadır. Ve işin temeline aslında olmayan bir kesinlik koyduğunuz için de; ruhen, Kurani, Kuran’la çok meşgul olan, hakikatçi bir İslam da pek istemezsiniz gitgide. Nihayetinde eğitim,öğretim, herşeye siner bu “adı konulmamış” standardizasyon-gizleme.

………………

Bahane ise şu; o zaman herkes işine geleni seçebilir mezheplerin hükümlerinden, din oyuncağa döner (!)

…………………..

Onun için “acaip idealist” bir ümmet yetişti değil mi şimdi?!..

………..

Bu tip şeylerde “bahaneler” ters teper; tam tersine, onu kendisi oluşturur. Belki din alanında değil ama daha tehlikelisi “hakikat alanında”

Bir cevap yazın

*
= 4 + 5