TEZKİYE VE TEDSİYE: ŞEMS SURESİ 9-10. AYETLERİN MEALİ HAKKINDA

Elmalılı der ki, ”Tezkiye, zekatın aslı olan “zeka” fiilinin tef’il kalıbından gelmiş şeklidir. Bu ise arılık dediğimiz temizlik, paklık, taharet ve artıp büyümek demek olan nema, feyiz ve bereket mânâsınadır.

Tedsiye ise tezkiyenin zıddıdır. Devs, bir şeyin gelişip büyümeyerek bodur ve cılız kalması ve gizlenmek mânâlarınadır. Bundan tef’il kalıbında türetilen tedsiye de, bir kimseyi hile ile ayartıp fesada düşürmek mânâsına gelir. Bununla beraber demişlerdir ki, bu kelimenin aslı “dess”ten türemiş olan “tedsis”tir. Tef’îl kalıbından mazisi “dessese”de üçüncü sin, illet harfine dönüştürülerek “dessâ” olmuştur. Dess ve dessese, bir şeyi bir şeyin altına gömüp gizlemek ve toprağa gömmek mânâsınadır.”

Buradaki saklayan manası, şu ayetle paralel görülebilir: “Yahut (o kâfirlerin duygu, düşünce ve davranışları) engin bir denizdeki yoğun karanlıklar gibidir ki, onu dalga üstüne dalga kaplıyor.. Üstünde de bulut. Bir biri üstüne karanlıklar… İnsan, elini çıkarıp uzatsa, nerdeyse onu dahi göremez. Bir kimseye Allah nur vermemişse artık o kimse için bir ışık yoktur.” (Nur 40)

Dolayısıyla burada bir şeyden gizlenme söz konusu gibi.. O da güneş gibi açık olan hak ve hakikat olsa gerektir. Ya da onun delilleri.. Bundan saklanılıyor, fakat ifade “kendini saklama” şeklinde geldi. Burada kendini saklama, nefsin arzu ve isteklerinden dolayı böyle yapıldığı için bir şeyden saklanma değil bir şeyi saklama şeklinde ifade edilmiş denilebilir. Yani nefsi emmarede durma, gelişmeme..

İşte bütün bu çerçevede Şems 9-10. ayetlerin mealinde tezkiye’nin ve tedsiye’nin ikişer kelimeyle manalandırılması gayet yerinde olur bizce. Resimde verdiğimiz gibi..